9 Nisan 2025 Çarşamba

Denize Aşık Bir Kadının Kalbinden

 Bazen insan birini sevmekle denizi sevmek arasında bir fark olmadığını anlar.


Deniz gibi… göz alabildiğine uçsuz, kokusu burnuna işledikçe hafızana kazınan, her hali başka güzel ama hiçbir hali tamamen senin olmayan. Dokunsan soğuk, baksan derin, içine dalsan kaybolmaktan korkarsın.


İsmini anmadan, ama adını içimde bin kez tekrar ederek… Onunla geçen anları zihnimde sarıp sarmalayarak. Gözlerini düşününce gözlerim doldu, gülüşünü hatırladıkça içim ısındı. Ama biliyorum, o başka kıyılarda demir attı. Belki de hiçbir zaman aynı limana ait olmadık. Yine de sevdim. Çünkü bazı kalpler, yan yana olamasa da aynı dalgada çırpınır.


Bazen sahilde oturuyorum… Önümde mavi, içimde kırık bir hayal. Denize bakıyorum. Ne zaman onunla içimde konuşsam, deniz dalga dalga taşıyor içimi. Sanki biliyor… Sanki “Ben de imkansızım” diyor bana. Ama ne denizden vazgeçebiliyorum, ne de ondan. Belki de bu yüzden seviyorum ikisini de bu kadar çok. 


Hiçbir zaman bana ait olmayacaklarını bilmenin verdiği o keskin, yakıcı, ama bir o kadar da büyüleyici his.


O gittiğinde deniz hep yanımda kaldı. Sessizce. Sabırla. Bana onun gibi davranmadı hiç. Yaklaştım, kucakladı. Ağladım, sustu. Konuştum, dalgalarıyla cevap verdi.


Ben denize âşık bir kadınım… Ve bir gün, kalbimdeki o imkansız aşkla birlikte, kendime yelken açacağım. Kendi limanımı bulana kadar da, dalgaların sesinde kaybolacağım.


Çünkü bazı aşklar yaşanmaz, sadece hissedilir.

Ve bazı sevdalar insanın içinde bir deniz gibi ömür boyu dalgalanır.


24 Mart 2025 Pazartesi

Ateş ve Su.

 Bazen gidersiniz arkanızı dönüp sessizce, yüreğinizden geçen bu olmasa da. Bu ne bir vazgeçiş ne de teslimiyettir. Belki sonsuz sevgidir bu, belki özgür bırakmaktır sönmesin diye onun ışığı, belki de onu kendinizden korumaktır. Çünkü ondan yansıyan sevgi o kadar güçlüdür ki, yakar yüreğinizi alev alev ve bu ateşle yaşamak zor olur bazen. Kimi zaman onun sevgisindeki masumiyet ürkütür sizi, kimi zaman da kırılmasından korktuğunuz narin bir çiçek gibidir o. Bazen de farkına varırsınız sahiplenmenin sevmek değil de, bencillik olduğunun. Sıkışıp kalmışken fırtınalı duygularınızın deryasında, yanında olmak mıdır mutluluk yoksa yokluğunda duyduğunuz özlem midir? Bilemezsiniz. Belki de milyonlarca yıldızın arasından sadece sizin için ışıl ışıl parlamasıdır cezbeden. Belki de ay misali, aynı anda aynı yerde olamamak güneşle ancak onun enerjisi ile sonsuzluğa uzanmak ya da gece ile gündüz gibi hep birbirine hasret…

Ay ile Güneş gibiydik seninle sonra bir an geldi…

Tutulduk birbirimize ve sonra;

Bir daha bir araya gelemedik.

Bir araya gelemeyen sevgililerin sorumlusu kader ise eğer kadere öfkelen kederin tesellisi de sanırım sadece onun orada olduğunu bilmektir. Su ile Ateş’in hikâyesi misali;


Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında ve sevdalanmış onun deli dalgalarına, hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa.

Ve demiş ki;


 “Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol”


Su, dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa, “Al” demiş. “Yüreğim sana armağan”

Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına. Zamanla su buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış. Su dayanamamış bu duruma çünkü ya kendisi yok olacakmış ya da aşkı. Baştan alınlarına yazılmış kaderi de, yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su. Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları. Aramış suyu diyar diyar günlerce, gecelerce. Ve bir gün suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın. O an anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu ancak gitmenin, yitirmek olmadığını. Ateş durmuş, susmuş ve sönmüş aşkıyla. İşte o zamandan beridir ki ateş sudan, su ateşten kaçar olmuş. Ateşin yüreğini sadece su ve suyun yüreğini de sadece ateş alır olmuş.

Bazen imkânsıza dönse de mesafeler,

Sabırlıdır gönül, hep O’nu bekler.

Sevgi ise mesafe dinlemez.

Olmasa da yanında, o sevmeye devam eder…


''Unutma ki; yaşıyoruz. Unutma ki; öleceğiz.''


Yaşam dediğin ne ertelemeye değer ne de hafife almaya çünkü gerçek tam da şu an; bir bu dünyanın geçici oluşu bir de senin yürekte kalıcı his bırakan sevginin var oluşu.

23 Aralık 2024 Pazartesi

bitişler.

 bazen an gelir ve gider.

bir kum tanesini avcunun içinde tuttuğun gibi tutup, bırakmak istemediğin anlar olur, biter.

hiç bitmeyecekmiş kadar güçlü başlar, biter.

yorulmam dersin bir kaya gibi; meğer bakmışsın aşınmışsın ve savaşın biter. 

sığamazsın kendi içine, anlam biter.

asla yapmam dediğini yaşarsın, kibir biter.

nasıl olur, nasıl geçer dersin zaman su olur biter.

niyetini iyi tuttuğun, kötülük bilmediğin sürece hırsların biter.

can yakmaya heves etmeden, gönül yapmaya gayret edince ruhuna işkence biter.

sevdiklerinin mutluluğu ile mutlu olmayı öğrenince ruhunun hastalığı şifa bulur ve ıstırap biter.

sen kaderinin aynasısın. sen neye nasıl bakarsan aslında özünde o vardır. kader dediğin şey hayat, biter.

başlatmak istediğin ne varsa öncesi biter.

geceden önce gündüz biter.

gündüzden önce gece biter.

bir ana doğurur seni, senden öncesi biter.

bitişleri acı sanarsın ama başlangıçlar için hep bir şeyler biter.

bir gün doğdun, bir şeyler bitti.

bir gün ansızın öleceksin, her şey bitecek.

çünkü çok görme kendini. 

nihayetinde insansın, ömür biter.

geriye kalan bir kendinsin.

sen ne olmak istersin?

kötülük ve hırsla çürütülmüş bir hayatı bitirmek mi?

yoksa sana uygun olmayanı anlayınca usulca uzaklaşıp, kendini yormadan kendi halinde yaşanmış bir hayatı bitirmek mi?

hangisi daha sancılı biter?

ölümün olduğu dünyada fâni olana tutunmadan ama birinin yüzünde açan tebessüme sebep olarak gitmek nasip olsun dünyadan. 

senin geçici olduğun dünyada, kalıcı olan yok.

her şey geçer.

çünkü başlayan her şey biter.

yeni doğan güne / 06:06 / 24 Aralık 


“yakılır gemiler yakılmaz değil.

yusuf isen kuyudan çıkılmaz değil.”

7 Şubat 2024 Çarşamba

''bilinmeyen ama hissedilen yani sonsuz olan...''

 Hegel'den yola çıkarak tez, antitez ve sentez oluşturduğu hayat yolcuğundan bahsetmek istiyorum.

Geçmişten günümüze insanlığa baktığımızda iyi-kötü, günah-sevap olarak uçurum ayrımlardan söz etmekteyiz. Eski inanışlara göre Fazilet kelimesi yeni Türkçe ile ''erdem'' kelimesi karşılığını almaktadır. Bunun zıddı işe rezilettir. Ya fazilettesindir ya da rezilettesindir derler. Bu keskin bakış açısını yıkan kimselerden biri ise Hegel'dir. Der ki; bu sistem birbirini tamamlamak için vardır. A takımı ver ise bir de B takımı olmak zorundadır. A takımı olmadan B takımının bir anlamı olmamaktadır. B takımı aslında A takımının bir tamamlayıcısı olarak oluşmuştur. Bir siyasi partinin hayatının devam edebilmesi için başka bir siyasi partiye ihtiyaç duyması bunun bir diğer örneği olmuştur. Toplumun melek ve şeytan olarak betimlediği olgular aslında bir bütündür. Biri olmadan diğerinin asla bir anlamı olmayacaktır. İkisinin toplamı aslında fani olan bizleri geliştiriyor ve iyileştiriyor. Bizlerin mutlak iyi ya da mutlak kötü zannettiği her şey aslında tamamlanmış bir bütündür. Dolayısıyla bir şeye net ve kesin iyi ya da kötü ile bakmaksızın; tezin  ve antitezin tamamen sentez yani bütünleşen bir olgu gözüyle bakarız. Biri, diğer bir kimseyi kötülüyorsa ona ihtiyaç duyduğu için kötülemektedir. Böylelikle kendini zıtlıklar içinde iyi ilan edebilme gereksiniminden doğmaktadır. Bu bir insana öz farkındalık halidir. Her zıtlık o karşıt gibi görüneni var eden destekçisidir aslında. 

Bugüne kadar bizlere dayatılmış olan ak var / kara var düşüncesi iken olay bu kadar basit değildir. Bu ikisi bir bütündür. Ak olanın ak olabilmesi için kara olana, iyinin iyi olabilmesi için kötüye ihtiyacı vardır. Şükür nedir bilmek için (değer bilmek) şükrü hatırlatacak, kıymet bildirecek olana ihtiyaç vardır. 

Elbette her şeyin bu fani dünyada bir ömrü, vakti vardır. Can'ı olan hiçbir şey sonsuza dek var olmayacaktır. Ama en azından yaşarken canına can katabildiğin ne varsa, tebessümünü eksik etmediğin kim var ise bu da bir ibadettir. İbadet dediğin din kitaplarına sığan bir rutinden ibaret değildir. İbadet iyi insan olmanın başlangıcıdır. Kötüye karşın iyiyi seçmek... İlahi olanı hatırlatacak ve O'na dair ne var ise onlara karşı iyi ve güzel ahlaka sahip olmaktan geçmektedir. İman kelimesine bakacak olursak iman etmek eylemi yaratandan önce yarattıklarını sevebilmek, her bir fani olana baktığında asıl olan O'nu hatırlamaktır. Böylelikle zaman gösterecektir ki yaratana olan sevgin seni zaten ona layık, sevgisini ve merhametini de hak eden biri kılmıştır. 

''Ne olursan ol, yine gel.'' cümlesinden yola çıkarsak, sen ne olursan ol kapılar ardına kadar açıktır. Çünkü o eşikten atladığında sen ne olursan ol zaten bambaşka bir sen olacaksın. Fani dünyanın tüm yüklerinden arınmış, onu bilmenin muktedirliği ile gururlanacaksın. Bu gururu taşımak öyle yüce olacak ki O'nu bilmenin gururu sana kötü olana meyletmene izin vermeyecektir. İşte teslimiyet dediğin o huzura ermek anı burada başlayacaktır. Bu öyle bir teslimiyet halidir ki başına ne gelirse gelsin ''Bu da geçecek ya hu!'' diyecek ve her yaşadığın zorluğu hafifleyecek bir güç bulacaksın yüreğinde. Ne hep olan maddiyat gücü ne de orduların güç arzusu kadar güçlü hakimiyet arzusu ve ne de sahip olma arzusu artık seni teselli edecek. Başına ne gelirse gelsin yüreğinde ona katlanacak gücü ve teslimiyeti bulacaksın. Teslimiyet dediğin his, başına bir felaket geldiğinde sana ''Bu da mı beni bulacaktı yahu!?'' dedirtmeyecek. Aksine bir yerlerde bir yanlışın oldu ki bedeli bu yahut ebedi olanı çok unuttum onu hatırlamamı istiyor dedirtecek. Sana kendini hatırlatmasını, O'nun kapıda seni beklediğine dair bir işaret olacak. Hastalık, dara düşme ya da felaket başına ne gelirse gelsin o ilahi olanın ''Ben buradayım!'' deme şekli olacaktır senin için. Dua ettiğimizde ve kabul olmadığında lanet okuruz genellikle. ''Kabul olmadı işte!!'' der karşıya geçer devam ederiz. Halbuki, duanın yalnız seninle alakalı olmadığını, uğruna dua ettiğinin de bir kaderi yahut hayat çizgisi olduğunu unuturuz. Ya da olmayanın, olacak olandan daha hayırlı olduğunu unutmaktan başka bir şey değildir. Eğer ettiğin dua ya da dilek kabul görse ilahi güç ya da evren tarafından ( adını inanışımıza göre seçebiliriz ) başına geleceklerden korunmak olduğundan bir haberizdir. Bunu görmek tam beş yılımı aldı. Beş yıl önce çok dua ettiğim, yalvararak istediğim şeyin beş yıl sonra iyi ki olmamış diyerek bana şükrettirdiğini gördüm. Karşıma çıkan her engele diretmemek gerektiğini burada anladım. 

Günlük hayatımıza örnek olarak trafikte ''Hay aksi!!'' diyerek yoluma çıkana lanet etmektense bir şeyi geciktirenin vardır güzelleştireceği bir durum diyerek yoluma devam etmenin huzurun şifresi olduğunu tattım... Gel gelelim ölüme... Yıllarca dayımı yirmi yaşında kaybeden anneannem ve dedemin hayata olan isyanı ile büyüdüm. Şimdilerde ise dayım erkenden göç etmiş diyorum. Ben ise şu an 27 yaşındayım. Belki çok absürt gelecek ama ne kötüyü bilmiş ne de çirkini... Bu dünyanın katlanması en zor halini bir kenara bırakıp elveda diyebilmiş. Kısa bir yol ile mezun olmuş gitmiş... Bu dünyanın kalanlarının eline ne kaldı? Daha iyi yemek, daha iyi içkiler içmek ve daha iyi yerler görmek mi? Bir gün kapanacak bir çift göz ile... Derken bakmışsın kötüye bulaşmışsın... Dayıma hep VIP kul derdim. :) Onun günü yirmi yaşına kadarmış. 

Peki neden kimimiz iki yaşına, kimimiz yirmi, kimimiz ise seksen iki yaşına kadar kalırdık ki bu hayatta? Bunu hep merak ederdim. Elbette insan dediğin ölmek zorunda. Ölüm temizlik, ölüm nimettir. İnsan dediğin çok yaşamaya müsait değildir. Çok sevdiğim biri bunu şu şekilde açıklamıştı:

''Ani gelen ölüm hediyedir.''

Bu ne demek diye sorduğumda ise:

''Kötüdür demiyor ki hediyedir diyor. Niye hediye? Çekmeden, acısız yaşadı hepimizin bir gün elbet yaşayacağını. Hani nasıl yaşarsan öyle ölürsün derler ya.. İşte ölüm ani, anlamadan ve üzmeden gelmiştir ona. Yaralamadan, sızdırmadan... Çünkü tövbe etme imkanı bulmadan öldü. Yaşanan bir kaza anında bir anda gitti. Bazen kötüye bulaşmış insanların tövbe edecek o kadar vakti vardır ki... Onlar yavaş yavaş ölürler. Buna iyi, iyi ölür ya da kötü, kötü ölür diye bakabiliriz aslında... Ama bunun hükmünü biz veremeyiz. Biz öğretilerin ışığında ilerleriz. Belki bazen hastalıktan çok acı çeken iyi kalpli bir insan vardır. Aniden ölüm onu bulmaz. Bazı insanlar için ani ölüm problemdir. Çok iyi dediğin insanın yaratıcı ile arasındaki bağ öyle başkadır ki tövbe etmek için son şansıdır var ebedi olanı hatırlamanın... Biz kadar iyi bilirsek bilelim; ilahi güç ona bir şeyler için tövbe imkanı sunmuştur. İster zaman diyelim, ister acı çekmek. O bazen bir fırsattır arınmak için... Ölümün kimin için doğru an olduğunu biz bilemeyiz. Tıpkı bizim önceden neyin iyi ve neyin kötü olup olmadığını bilemediğimiz gibi... Akıl verdi hediye, sınav verdi hediye ölüm verdi temizlik olsun diye. Ya o an ölmeseydi ani ölümle; başına ne gelebileceğini sen bilebilir miydin? Ani ölüm temizliktir...''  demişti.


Neticesinde insan iyi bildiğini yanlış, yanlış bildiğini doğru görebilir. Göz; fanidir. Aldanır ve aldatır. Hiçbir şey mutlak doğru ve mutlak yanlış değildir. Hiçbir şey kalıcı ve mutlak da değildir.

Berceste Beyitler - 219 ''Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş..'' | Bâkî

Sesi çok gür ve güzel olan Hz. Davud'a yazılmış bu satırlar bile onun hoş sedasından başka bu dünyaya kalan başka bir şey değildir der bizlere. Her şeyin geçici olması demek insanın yüreğini hafifleten bambaşka bir terapidir. Fani olan dünyada sığınılacak olan edebi olandır.


BİLİNMEYEN ama HİSSEDİLEN...

SONSUZ olan... :)

















20 Aralık 2023 Çarşamba

Cunda Akşamüstü

 Hayat sana istediğini verdiğinde hala onu istemeye devam edebilecek misin?

Ya da pişman olup keşke istemeseydim mi diyeceksin?

Bu ayrımı nasıl yapabiliriz?

Mutlu olmak bir şeye ulaşmak değil de ona sahip olabildiğin için karnındaki kelebeklerin hiç durmaması değil midir?



Bu aralar çok fazla ipin birbirine dolaşıp bir küre oluşturması misali kafamda soru işaretleri küresi ile yaşıyorum. İstediğim bir hayatın tam da ortasına düştüm. Çok huzurlu ve keyifliyim. Kendimi buldum! İşte bu yüzden tıpkı eskisi gibi yazmak için başladığım yerdeyim. Belki en son kaç yıl önce kendimi ait olduğum yerde hissetmiştim bunu hatırlayamıyorum. Fakat şimdi başa döndüm ve huzurun göbeğine düştüm. Eski ben... Hiçbir şey yapmak için kendini zorunlu hissetmeyen, özgürce ruhunu dolaştıran, gerektiğinde ruhunu serbest bırakan ve her şeyden arınan bir benliğe geri dönüş. Sahi insan bunu nasıl anlayabilirdi?

Küçük bir çocuğun hiç bilmediği kelimeleri merak edişi ve ısrarla soruşu gibi hep merak etmiştim. 
''Ben bu hayattan ne istiyorum?'' diye. Sanırım 27 yaşımda bunun cevabını buldum. İçimde huzurla uyuyup, huzurla uyanan bir vicdanla yaşamak istiyordum. Dönem dönem vicdanımı çok rahatsız ettiğim ve onun da bana karşı çıktığı anlarım oldu. Dünyanın hiç durmadan güneş etrafında dönüşü gibi; kaybettiğim vicdanımın peşinden koştum durdum. Nihayet buldum. Tuttum onu sımsıkı. Artık kimse ve hiçbir şey için elimden gitmesine izin vermeyecektim. Sırf başka yüzler tebessüm etsin ya da başka gönüller ısınsın diye hayır diyemediğim şeylere evet diyerek kaybetmiştim vicdanımı. Koşarak uzaklaşıyordu benden... Öyle tuttum ve sarmaladım ki onu şimdilerde... Artık sadece ben, benim tebessümüm ve benim vicdanım... 

Sahi siz hiç kendinizi unuttunuz mu? Başkalarının günahlarına ortak olup, zehir gibi güçlü üzüntülere göğüs gerip ''Sen yeter ki mutlu ol...'' dediniz mi birine? İnsanın başka birileri için yaşaması dünyanın en berbat hissidir. Kendini bir çukura atmak ve orada sadece gökyüzünün belli bir kısmını görmek gibi bir şey. Kocaman gökyüzünde kendini sıkışmış hissetmekten ibaret. Artık kimse için koşturmadan yaşayan, koca koca telaşeleri olmayan, kimseye ve hiçbir duruma yetişmek için kendinden ve ailesinin zamanından kısmayan bir ömür inşa ettim kendime. Bana inanan ailem sayesinde şimdi tam da huzurun göbeğinden yazıyorum bunları. Mutlu olmak istediğim yerde, denize nazır bir ege kasabasında, her sabah denizin kokusuyla uyanarak...Sakinlik ve rutin insanı dinç tutuyor. Bunu geç de olsa öğrenmiş olmama seviniyorum. Çünkü kendime dair artık sevinmek istiyorum. Başkaları için üzülmek, güçlü gözükmeye çalışıp, güçlü kalabilmeyi diretmek istemiyorum. Bana iyi gelmeyen, küçük hesaplar içinde boğulan, akrabalık ilişkilerini daima birbirlerine kötü sözler söyleyip, hiçbir zaman gurur duymayı, takdir etmeyi, bir kere de elini omzunda gezdirip sevgi göstermeyi becerememiş kişileri de yok ettim. Kafamın içinde öldürdüm ve cenaze namazlarını kıldım. Artık öyle kendimi soyutladım ki istemediğim durumlardan ve kişilerden... Şimdilerde mavilere kaçmış biri olarak uçsuz bucaksız ve kimsesiz denizimde dalgalanıp, süzülüyorum.

İnsanın kendini bulabilmesi ve bulduğu yere de ait hissetmesi kadar pamuklara sarılmış hissettiren başka bir his yokmuş. Dünyaya bir kere geldiğini düşününce aslında her şey de bomboş geliyor. İşte tam o an yapmak istediğini yapmak kendini sana ''Ben buyum ve istediğimi yaşıyorum!'' demenin gururunu hissettiriyor. Ömrümce özgürlükten dem vurdum. Hiçbir zaman birilerine ve olaylara bağlı olmak bana göre bir şey değildi. Canım ne isterse o an o olabilmeliydi. Çünkü geriye dönüp baktığınızda boşa geçmiş ve hep başkalarının istekleri ve arzuları üzerine inşa edilmiş bir sen görmek çok acı olmalıydı... Bu hissi çok yaşadığım için en çok yakındığım şey bu olmuştu. Şimdi ise limanından ayrılan bir gemiyi nokta olarak görüşüm gibi uzaklaşıyorum. Kendime yeni bir ben inşa ediyorum... Yazmayı özlemişim. Canım basit duygularım gibi basit küçük cümlelerim... Kimseyi yormadan yaşamaya devam etmek gibi... Kenarından köşesinden yaşamın... Bir Cunda akşamüstünde denizin kenarından usulca yürümek, güneşe veda edercesine selam vermek, bir tebessüm bırakmak seninle beraber yürüyen hayvanlara... Usul usul geçen ömrüme sevgi ve saygımla...

18 Mart 2023 Cumartesi

''Âvazeyi bu âleme Dâvud gibi sal Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.''

 Bazen kaderimizi seçemediğimize isyan ederiz. ''Keşke'' deriz. ''Seçim şansım olsaydı.'' Peki ya seçim şansım ikiye, beşe, ona bölünseydik? O kararsızlık bizi hasta etmez miydi? Bu durum yüzünden anımız, anlarımız, hislerimiz ziyan olsaydı ne yapardık? Bir şeye karar verirken bile ikinci bir seçeneği değerlendirmeye meyilli olan bu gönlümüz, birçok seçenek arasındayken kaybolup en yanlış olanı seçemez miydi? O yanlışı seçtiğimiz için  hangimiz ''İyi ki bu yanlışı seçmişim!'' dedi ki? Kim diyebildi? ''İyi ki yanlışı seçmişim, ohh ya iyi ki yanlış yoldan gitmişim!'' diyebilecek erdem hangimizin gönlünde vardı? Varsa yoksa elimizde kalan pişmanlıklarımız oldu. Belki de bu yüzdendir hayatın bazı konularda seçimi bize bırakmamasında yatan kader olgusu. Yüzde yüzü bize kalmış bir hayatın, yüzde kaçında 'doğru diyebileceğimiz kararlar alabildik? ''Bize yazılanı yaşıyoruz işte'' derken bile umutsuzluk kaplanan şu hayatlarımız... Yüzde kaçında hür irademiz ile yaşamayı kaldırabilirdik? (Kimbilir) 

Henüz neyi seçeceğini bilmekten aciz gönlümüz bu yükü nasıl kaldırabilirdi? 

Akıl, insanı hayvandan, varoluşu yaşamaktan ayıran en net şeydir derler. Asıl olan o aklı kullanabilmek yeteneği değil midir? Meğer bu yetenek dediğimiz her aklı olanın sahip olduğu bir olgu değilmiş. 27 yaşıma kadar ne kararlar aldım. Nelerden vazgeçtim. Nelere evet deyip pişman oldum. Sonrası hep ''hayata bir kez geliyorum'' tesellisinden ibaret oldu. Şimdi? Şimdi hep bir soru işareti oldu. Şimdi ne olacaktı? İmtihandı. Sınavdı. Hayatın getirdiği bir yoksunluk oldu. Her insan hata yapardı. Avuntum bu oldu. Her arkadaşımın ölümünden, hayatımdan eksilişinden sonra yeniden doğdum. Tam unutuştum ölümü öylesine yaşıyordum ki yeniden doğmaya başladım sarsıntıları ile. Bitti dediğim, böyle gider dediğim hayata yeniden başladım. Sonrası hep tek düzelik. Meğer asıl olan karar vermek değil, kararını uygulayabilmekmiş. Yaşaya yaşaya öğretti hayat. ''Hayatın öğretisi bitmezdi; önemli olan öğrettiklerini benimseyebilmek.'' derdi bir hocam. Benimsediğim ne var ise şimdi bir ölüm ile yeniden sarsıldı. Tüm dünyevi arzularım bir yana asıl olmak istediğim ben ile olmak istediğim benliğin arasında sıkışmış bu hayatı boş veriyorum. Sınav kağıdını tüm bilinmezliği ile boş veren öğrenci misali boş veriyorum. Pes etmek değildi bunun adı. Pes etmek dediğimiz çaba göstermemekle gelen bir histi ama ben boş vermiştim. Tüm çabalarıma rağmen kuramadığım düzenime kocaman bir boş olarak bakmaktaydım. Asıl olmak istediğim kişi ben değildim. Beni olduğum gibi seven ailem, arkadaşlarım ya da hayat arkadaşım varken ben kendimi olduğum kişi olarak sevmekte yorgun düşmüştüm. Ötesinin hayalini kim kurabilirdi? Kim çabalayabilirdi benden başka? Ben pes etmenin kolaylığını seçmedim. ''Yıllardır tek başıma çabaladığım bu hayatın getirisi ne olmuştu?'' dedim kendi kendime. Hep sordum. Cevaplar beni mutlu etmedikçe daha çok boş verdim. Şimdi? Şimdi ne olacak bilmediğim, kararlarımı seçemediğim bu hayat bana ne getirecek şimdi?

İzleyip göreceğim. Belki pişman belki de iyi ki ile sonuçlanacak. Her biten hayat gibi. 

İzleyip göreceğim. Yaratılanı, yaratandan ötürü sevdiğim bu hayat beni yaratanın hatrı için sevecek mi? Bilemiyorum.

Bildiğim tek şey on parmağımla da sarılsam bu hayata;

''Âvazeyi bu âleme Dâvud gibi sal Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş''

25 Eylül 2021 Cumartesi

ansızın.

Zamanlar olur konuşmayı unuttuğunuz ya da bilerek susmayı tercih ettiğiniz. o zamanlardan birinin tam ortasında yeniden yazmayı tercih edebildiğiniz. sizi parça parça öğüten, bitiren o zamanın içinde sıkışıp kalmak ağır ağır yok olmaktan başka bir şey değildir. herkesin sorduğu o meşhur soruyu aynaya bakarak kendinize sormaya başladığınız anın ta kendisidir belki. ''senin gözlerinin içi parlıyordu, ne oldu sana?''


işte tam burada tam da bu arada insanın kendine sorduklarını cevaplamaması, kendine cevap bulamama hali kabusa dönüşür. aynaya baktığın her an bir anlam ararsın; tutunacak bir dal var mı onu yoklarsın.. sonrası.. kaybolduğun bir boşluk. doktorların, kişisel gelişim adı altında insanları hayata döndürmeye çalışmasının altında yatan kocaman bir boşluk yatar. o boşluk üzerinde ne bir dal yeşerir ne de bir çiçek açar. tam o boşluk içerisinde var oluşunu devam ettirmeye çalışan bir hayalet gezinir durur.. nereye ait olduğunu bilmeyen. hangi güne, hangi tarihe.. takılıp kaldığı her bir takvim yaprağı gün geçtikçe hayatında biriken gölgelerden ibaret olur. yeni hep yeni anlamlar aramaya başlar. eskiye dönmek için bir kuşun kanadı misali çırpınan yüreği bir tek kırıntı bile bulamazken eskinin güzelliğine dair.. yeni ve kirlenmemiş anlamlar arar. başka şehirlerde, başka gönüllerde, başka yüzlerde.. kime, neye, nereye bir anlam yüklemeye çalışsa elinde yine bir boşluk kalır. bir boşluktan ibaret olur sarıldığı her şey. oysa onun tek kutsalı ailesidir. keşke ailesi ile bir hayat kurabilsem der içinden uzaklarda, başka diyarlarda tüm virüslerden uzakta bir yerde. ne o kopabilir alışkanlıklarından ne de ailesini çekip alabilir içinde olduğu kaostan. ailesine olan üzüntüsünü yaşarken etraftan sesler yükselir: 

''sağlıklısın, ailen hayatta ne var yahu üzülecek?'' 

''ne var biliyor musun?'' der duraksayıp devam eder ''sana anlatamadıklarım var.''

etrafın seslerine kulak asmadan üzüntüsünü yaşamaya devam etse de o etraf kümesi, onu asla anlamayan ve hatta anladığını bir plak misali tekrarlayıp elinden asla bir şey gelmeyen etraf kümesi içinde daha çok tek başına kalır. yeni yoktur artık yaşanan eskiler ve yaşadıklarının ağırlığı altında yaşama devam etmek zorundadır. birkaç yalan tebessüm ile her sabah uyanır bazı geceler bir şimşek misali aniden hayatında ışık hızı misali beliren krizleri ile soluğu hastanede alır.. o geceyi atlatmıştır artık bir daha ne zaman geleceği belli olmayan o şimşekleri bekler. alışkanlıkları vardır kopamadığı. bir denizcinin dalgalarla savaştığı gibi her gün yol almak, onları yok sayarak ilerlemek istediği alışkanlıklar edinmiştir kendine çünkü düşüncelerinden uzaklaşabilmekte tek başarı yolunun bu olduğunu düşünür. oysa bu yoksunluk bu düşünceleri her yeni doğan gün biraz daha arkaya itme hali onu yer bitirir. her gün bitiremediği her alışkanlığı her geçen gün onu bitirir. yıllar geçmiştir ama hala eski günlerde yaşar. gerçekten ilk kez mutlu olduğunu hissettiği neresi var ise oralara gider, yürür, gezer, içer sonra önce kendi haline sonra eskilere birkaç damla gözyaşı biraz da iç çekiş bırakıp karanlığına gömülür. karanlığı dediği ise gündelik hayatı, yaşamaktan mutsuz ve huzursuz olduğu (mutlu hissettiği hiçbir eskisinin olmadığı) o evden ibarettir. kapıyı kapattığında onu üzecek her duygu her şey ''merhaba biz buradayız senin gelmeni bekliyorduk!''der gibi buyur eder onu. o kapının dışında, yarattığı gerçek dünyada bir dostu bir de kardeşi, annesi, babası vardır onu ayakta tutan. onları daha az üzeyim diye üzgün olduğunu belli etmeyip, onlara ayak uydurmaya çalışırken kendini daha çok sıkar mesela. olmadığı biri gibi davranmaya çalışır. yaşasın toplumun maskeli baloları!

anlar elbette, anlar onu seven birkaç parça insanın ona olan hislerini.. anlamak çare değildi ya hani bahsetmiştim işte tam da hiç durmadan çalan bir plak misali gelir aynı noktaya. ne onun anlaması bir çare ne de onu anlamaları bir çare olur. savrulur anlamlar ve anlayışlar bir toz bulutu gibi oradan oraya. bir akşam olur karanlığında otururken salonundan içeri giren mis kokan o sonbahar rüzgarı yüzüne çarpar.. bir elin yüzünü okşaması ve ona hayat verip ''ben buradayım merak etme'' demesi gibidir. ama yalnızca gibidir. kendi karanlığından çıkmak uğruna kendinden kaçabildiği kadar kaçar; müzik nerede çok ise oraya koşar sanki o müzik hiç bitmeyecekmiş gibi içeceğini yudumlar ve beynini susturabildiği, aklını uyuşturabildiği için mutluluğu bulduğunu sanan bir zavallıdan ibaret olduğunu anlamaz bile. oysa müziğin kesildiği, şişenin gibi gözüktüğü an o sessizlik kulağına ''hadi karanlığına geri dönüyorsun'' diye fısıldamıştır bile. eve geri dönerken ayakları beni kurtarın diye bağırır ama kimse duymaz kendinden başka. eskiden mutluydu oysa o kişi olmaktan, kitap okumaktan, suyunu lıkır lıkır içmekten bile keyif alırdı. bazen suyun tadının güzelliğine bile şükredecek kadar polyanna bir ruhu vardı. şimdi o kaybettiği ruhunu sokaklarda, sohbetlerde bazen yazılarında ama çoğunlukla eskinin yok oluşunda arıyordu. yıllar yılları kovaladı sonra yıllar birbirini kovalarken yaşamı tüketti. o en sevdiği içkileri her gün yeniden tüketti, en sevdiği şarkıları kulağında taşıdı, dilinden düşmeyen sevdası yüreğine bir tablo misali çakıldı kaldı, her adımını belki eskiye yürür ona dönerim diye attı. aslında çoktan geçmişle beraber yaşayan bir takıntılı ruh hali ele geçirmişti zihnini. bunu hep reddetti. ansızın unutmak istedi her şeyi. ne varsa sindirmeden bastırdı. acısını asla yaşatmadı kendine hep yok saydı. meğer nereden bilsin onunla beraber yaşayacağını bir ölünün... neyin üzerine toprak attıysa yeniden diriltti. doğru bildikleri yanlış oldu; asla yapmam dediği şeyleri yaparak kendini yeniden iyileştirebileceğini düşünürken her defasında aynı kapıda, aynı sokakta buldu kendini. ilk mutlu hissettiği o sokağın sokak lambaları bile yanmıyordu artık. bir daha hayatını aydınlatabilecek bir ışık kırıntısı bile yoktu.. o yokluk işte o kocaman boşluk zihninin tam ortasındaydı. artık o olmazsa asla bir daha mutlu olamayacağını düşünüp dururdu. sahi mutluluk...

mutluluk neydi? en değişken kelime. kime göreydi ve neye göre şekillenirdi? sevdiklerini mutlu görebilmek, sevdiği o sokakta geride bırakamadığı bir ölünün mutlu olduğunu görebilmek mutlu etmez miydi insanı? işte asıl olan buydu. sevdiklerinin mutlu olduğunu gördüğünde tebessüm ederdi. çok akıllı biri olduğu için bunu idrak edebilmesi zor değildi. fakat aklı kalbine asla yetemedi. bir gece yarısı çevirmemesi gereken numaralara kalbi dur diyemedi. yapmaması gerekenlere yanan yüreği yapma diyemedi.. sonra aklı pişmanlıklarıyla hükmetti ruhuna. ele geçirdi tüm hüznünü. tüm yüreği ile dur diyebildi hüzünlerine. tüm hüzünlerini durdurmak için savaşırken kendi ile konuştu ansızın:


 ''pişmanlığa göre bir şey yok ki ne yaptıysam kendim için yaptım daha iyi hissederim belki diye yaptım hissetmeyeceğimi de biliyordum ama ümit denilen şey ne tehlikelidir bilir misin? tüm olasılıkları besleyen tek hükmedicidir ümit. olmadı, olduramadım ama asla vazgeçmedim ve bir gün olsun bana iyi geleceğine inandığım şeyleri yapmaktan vazgeçmedim. vazgeçsem ne olacak pişman olmayacak mıyım bir köşede solup giden bir çiçek misali. deniyorum. hep daha başka hayal kırıklıkları ile kanıyorum ama acıya acıya iyileşiyorum. sanki sırf tek bir cümlesini gözlerinin içine bakarak dinlemek için hiç bilmediğim şehirleri aşıp yolları arşınladığım insan o şehri başıma yıkmamışcasına, sanki sevdiğimi haykırdığım o sokak sevginin yetmediği diyar değilmişcesine, tam inandığım an tüm inançtan ördüğüm duvarlarımın altında kalmamışcasına çabalıyorum. yanlışlarım beni ben yaptıkça duruluyorum.''



''hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, doğruları bilip yanlışları seçmek istemesi midir? belki ondan da kötüsü yanlışları seçmek istediği halde doğruları seçmek zorunda kalmasıdır...''

                       Kürşat Başar / Başucumda Müzik


5 Ağustos 2020 Çarşamba

''boşluk''

Bazı zamanlar insanın kendini tıpkı bir ada gibi hissettiği zamanları olur. Yalnız, kimsesiz ama bir o kadar berrak kıyıları olan bir ada misali. Anlayanı olmadığında ziyan olur kelimelerin tıpkı hislerin gibi.. Anlam nedir sahi? Bir sevgili, bir evlat, bir kardeş, bir arkadaş ya da annenin babanın sevgisi mi? Aslında fani olana anlam yüklemek yüreği yoran tek şey değil mi? Bugünlerde böyle soruların beynimin içerisinde susmadığı bir yer var. O yerden çıkamıyorum. Ne sevdiğim şarkılar, ne sevdiğim sesler ne de sevdiğim kimseler aklımın kuyularından çekip alamıyor beni. Yine çarelerden çare arıyorum. Sonra da illa bir çaresi olmalı mı bu düzensiz düzenin? diye soruyorum kendime.. Sorularımın iplerine tutuna tutuna derin kuyulara çekiliyorum. Tüm kişisel gelişim videolarını izliyorum, kitaplarını bitiriyorum. İnsan diyorum, insan istediğinde yapar. Tükenmişlik hissi hiç sana göre mi diye azarlıyorum kendimi. Sanki daima en mutlu, en huzurlu, en iyi hissedeni ben olmak zorundaymışım gibi. Kendimi dizginleyemiyorum. Ne tutkulu bir sevda yaşamak ne de çok kusursuz bir hayat sürmek bana göre.. Kusursuz olan her şeyden kaçıyorum. Yanlış yapmamalısın düzeninden çekip alıyorum kendimi. Bir kadeh koyuyorum, yakamoza dalıyorum. Canım ne isterse o an öyle yaşadığım şeyleri aklıma getirip ''Ne gerek vardı ki?'' şimdi mahkemesine çıkartıyorum kendimi. Hata yapmadan hatanın o olduğunu bilemiyorum. Belki de en çok kızdığım şey olabilir bu. Ben, beni yeterince yargılarken insanlardan beni yargılamamalarını bekliyorum. Çünkü kimse ama kimse beni sınayamaz, onlar geçmemiş benim sokaklarımdan; anlamazlar anlatsam yargılarlar.. 


Geçmişte kurduğum tüm güzel hayallerimi yaşadım. Yıllar sonra bu blog sayfama hayallerimi yazarken, şimdi o hayalini kurduğum hayatın içinden yazıyorum. Hayale varmak değil, ona ilerleyen yol mu mutlu ediyordu? Güzel bir okul, güzel bir ev, huzurlu bir vicdan. Sahi daha ne ister insan? Bir de kendimden başka kimseye kötülüğü olmayan bir ben.. Ne yaparsam kendime yapıyorum. Belki de bu yüzden; kendime haksızlık ettiğim için kendimle savaşımı bitiremiyorum. Ne derdim ve ki benim kendim ile? Bilemiyorum. Bilememenin verdiği kaybolmuşluk içerisinde dönüp duruyorum. Hayatın ne yaşatacağını bilmeden ilerliyorum bu düzenin içerisinden sona doğru...

2 Mart 2016 Çarşamba

''âvâze''

İnsanlar üzerine yazılan sonsuz satırları var dünyanın. Milyar yıllık dünyada, milyonlarca hikaye. Zincirleme misali, zincirin her halkası insan olduğu gibi. Her hikayenin kahramanı, bir diğer hikayenin yalnızca bir aracı olabilir iken, araç olarak görülen bir varlığın diğer hikayede baş rolde olması gibi. Aslında küçük olarak gözüken bu devasa dünyamıza sığdırdıklarımızın kısıtlılığı bizi körelten;kör eden. İstedikçe hissettiğimiz o alçak his ''sahip olma'' hissi bir diğeri ise ''ait olma''
Bunun en basit örneği olarak, her gün yaptığımız her şeyin bir nedeni ya da sebebi var. Kader kavramının dışında konuşmak gerekir ise ''neden-sonuç'' ilişkisi her şeyi net ve kanıtlı şekilde açıklıyor. Dünyevi bir eşyaya sahip olma hissi, kalbinizin -ait- olduğu birine sahip olma hissi bunların en basit örneği. Ve bu aitlik-sahiplik ile size armağan olarak gelen ''mutsuzluk'' hissi.
Her avantajın bir dezavantajı olduğu gibi.. Yıllardır istediğin bir şeye ''sahip olmadan'' bir gün onun sana ait olduğunu düşündüğünde ne hissedersin?
''Nasıl mutlu olurum!'' mu dersin? Yoksa sahipliğin yalnızca o an olduğunu ve ona sahip olduktan sonra onun yalnızca bir an olduğunu fark mı edersin? Mutluluk şuradan geçiyor, isteklerin doğrultusunda çizdiğin o yolda yürürken hayatın sana sundukları arasından sıyrılıp, kendi yolunu kağıt kalem ile çizer gibi çizmekten. Mutluluk o çizimlerin sana sunduğu görsel. Mutluluk o çizimin bitmesi değil, mutluluk hayatına yahut çizimine yön verirken yaşadıkların.

Sevgi, içinde beslediğin ve yaşamaya devam ettiğin sürece içinde büyüyen ''insanlara karşı'' bir olgu. Bireyin başka bir bireyin gözünden, gülüşünden, yanında varoluşundan haz duyması ve mutlu olması ''sevgi''.. İnsanlara göre sevmeyi öğrenmeye başladığı an bu. Halbuki, hal bu değil. Önce aynaya baktığında olduğun kişiyi, kimseyi sevmeye ihtiyaç duymadan, kimsenin onu sevmesine ihtiyaç duymadan, kendinin ''tam'' olmadığını anlayarak ve insanlığın adeta bir ''HİÇ'' olduğunu bilerek sevmeyi öğrenmesi, sevgi.
Bir abimin bir cümlesi var yüreğime yer eden.
''İnsan ''tam'' olmadığı an yücelmiştir.''
Ne kadar eksi isen, o kadar artısın aslında. Çünkü asla artı olamazsın bu dünyada dönmeye devam ettikçe. Toprağa karıştığında bile, anne karnından sıyrıldığında bile. Ne ölümün bir eksisi var ne de doğumun bir artısı. Fazlalık sende, eksiklik sende. Bildiğin kadar yoksun aslında, bilmediğin kadar varsın. Bilmediğin kadar, varolduğunu hissedeceksin. Bilmedikçe, bilmeyi öğrenmek seni tatmin edecek. Hani şu halk arasında ''tecrübe'' denilen herkesin memnuniyetsiz kaldığı ve ömründe biten şeylerden sonra diline taktığı kelime varya.. İşte o kelime seni sen yapacak.

Doğum ve Ölüm.
Hamile bir kadın bakıldığında çocuğunun doğmasını dört gözle bekleyen bir anne adayıdır. Bebek ise dünyayı gelmeyi bekler. Kadın anne olur, bebek dünyaya gelir birey olur.
Kadın bebeğin büyümesini bekler.(Ona bir yol çizmek için yaşar...)
Bebek büyümek için yaşar.
Kadın yolu çizer, kaleminin mürekkebi bittiğinde anne değildir artık, ölüme adaydır.
Bebek kocaman olur, bebek kadın olur.
O kadın bir gün anne adayı olur...

Kısır döngünün varlığı tamamen burada. Başlayan her şeyin bittiği gibi. başlayan hayatlar bir gün sonsuza dek son bulacak iken dört nala sahiplik ve aitlik için yaşamamalı insan. Öncelik olarak en önemlisi insan kendine ait olmalı. Ben varsam yaparım, ben yaparsam olur, olursa güzel olur.. E güzel olursa, güzelin bile bir sonu varsa o zaman amaca değil, amaca giden yollara bakılmalı. Aitlik ve sahiplik somut şeyler ile ölçülmemeli hayatta. Bir arabaya sahip olmak yalnızca bir metal parçası olabilmeli insanın gözünde, bir eve sahip olmak yalnızca üst üste koyulmuş demirlerin bütünü olabilmeli. Modern dünyanın getirilerinde bunların hepsine alçak şekilde ''muhtacız'' elbette. Fakat onlar olmadan kendi kutsallığının, soyut olanın değerini bilebilmeli.
Yalnızca şu ana. Şu an. Yürüyebilmek, ister kaldırımda ister hayat yolunda ne kutsal bir duygu fakat yorulduğunda o yalnızca senin için fazlalıktır.. Değil. Yürüyorsan bu senin sahip olduğun en değerli soyutluktur. Nefes alıyorsan, yaşıyorsun. Soyutluğun sonsuzluğunun güzelliği...

Her şey başladığı gibi biter, bunun adı tecrübe olur, aptallık olur.. Bunun adının en doğrusu sen kendini nerede görüyorsan o dur.
Bilinmesi gereken şey şu ki; evli isen ne eşinin sahibi, anne-baba isen ve evladının sahibi, abla-abi isen ne kardeşinin sahibi, ''sahip'' olduğunu düşündüğün bir araç gerece sahip isen ne de onu sahibi DEĞİLSİN. Sahibi olduğun tek şey var, SENSİN.


Çünkü sen bu dünyada bir HİÇ'sin.
Varlığın çok kutsal.
Kutsal şeyler yıpranmamaya, korunmaya, gün geçtikçe değerlenmeye mahkumdur.
Günler birbirini kovaladıkça kendin ile mutlu olmayı öğren...
Kendini sevmeyi öğren...
Bilmedikçe yücelmeyi öğren...
Öğren ki, bir gün biten senin hayatın olduğunda varlığın tüm soyutluğu ile gönüllerde yer etsin.
Öğren ki, adın her geçtiğinde gülüşün iç ısıtsın.
Öğren ki, ancak kendini sevdikten sonra sevgini bağışlayabileceğini.

Dünyayı farkındalık ayakta tuttuğu kadar dünyayı döndüren farkında olmamaktır...
Aitlik yok, sahiplik yok yalnızca şu an ve sen varsın.

Tıpkı bu dizeler misali;