7 Şubat 2024 Çarşamba

''bilinmeyen ama hissedilen yani sonsuz olan...''

 Hegel'den yola çıkarak tez, antitez ve sentez oluşturduğu hayat yolcuğundan bahsetmek istiyorum.

Geçmişten günümüze insanlığa baktığımızda iyi-kötü, günah-sevap olarak uçurum ayrımlardan söz etmekteyiz. Eski inanışlara göre Fazilet kelimesi yeni Türkçe ile ''erdem'' kelimesi karşılığını almaktadır. Bunun zıddı işe rezilettir. Ya fazilettesindir ya da rezilettesindir derler. Bu keskin bakış açısını yıkan kimselerden biri ise Hegel'dir. Der ki; bu sistem birbirini tamamlamak için vardır. A takımı ver ise bir de B takımı olmak zorundadır. A takımı olmadan B takımının bir anlamı olmamaktadır. B takımı aslında A takımının bir tamamlayıcısı olarak oluşmuştur. Bir siyasi partinin hayatının devam edebilmesi için başka bir siyasi partiye ihtiyaç duyması bunun bir diğer örneği olmuştur. Toplumun melek ve şeytan olarak betimlediği olgular aslında bir bütündür. Biri olmadan diğerinin asla bir anlamı olmayacaktır. İkisinin toplamı aslında fani olan bizleri geliştiriyor ve iyileştiriyor. Bizlerin mutlak iyi ya da mutlak kötü zannettiği her şey aslında tamamlanmış bir bütündür. Dolayısıyla bir şeye net ve kesin iyi ya da kötü ile bakmaksızın; tezin  ve antitezin tamamen sentez yani bütünleşen bir olgu gözüyle bakarız. Biri, diğer bir kimseyi kötülüyorsa ona ihtiyaç duyduğu için kötülemektedir. Böylelikle kendini zıtlıklar içinde iyi ilan edebilme gereksiniminden doğmaktadır. Bu bir insana öz farkındalık halidir. Her zıtlık o karşıt gibi görüneni var eden destekçisidir aslında. 

Bugüne kadar bizlere dayatılmış olan ak var / kara var düşüncesi iken olay bu kadar basit değildir. Bu ikisi bir bütündür. Ak olanın ak olabilmesi için kara olana, iyinin iyi olabilmesi için kötüye ihtiyacı vardır. Şükür nedir bilmek için (değer bilmek) şükrü hatırlatacak, kıymet bildirecek olana ihtiyaç vardır. 

Elbette her şeyin bu fani dünyada bir ömrü, vakti vardır. Can'ı olan hiçbir şey sonsuza dek var olmayacaktır. Ama en azından yaşarken canına can katabildiğin ne varsa, tebessümünü eksik etmediğin kim var ise bu da bir ibadettir. İbadet dediğin din kitaplarına sığan bir rutinden ibaret değildir. İbadet iyi insan olmanın başlangıcıdır. Kötüye karşın iyiyi seçmek... İlahi olanı hatırlatacak ve O'na dair ne var ise onlara karşı iyi ve güzel ahlaka sahip olmaktan geçmektedir. İman kelimesine bakacak olursak iman etmek eylemi yaratandan önce yarattıklarını sevebilmek, her bir fani olana baktığında asıl olan O'nu hatırlamaktır. Böylelikle zaman gösterecektir ki yaratana olan sevgin seni zaten ona layık, sevgisini ve merhametini de hak eden biri kılmıştır. 

''Ne olursan ol, yine gel.'' cümlesinden yola çıkarsak, sen ne olursan ol kapılar ardına kadar açıktır. Çünkü o eşikten atladığında sen ne olursan ol zaten bambaşka bir sen olacaksın. Fani dünyanın tüm yüklerinden arınmış, onu bilmenin muktedirliği ile gururlanacaksın. Bu gururu taşımak öyle yüce olacak ki O'nu bilmenin gururu sana kötü olana meyletmene izin vermeyecektir. İşte teslimiyet dediğin o huzura ermek anı burada başlayacaktır. Bu öyle bir teslimiyet halidir ki başına ne gelirse gelsin ''Bu da geçecek ya hu!'' diyecek ve her yaşadığın zorluğu hafifleyecek bir güç bulacaksın yüreğinde. Ne hep olan maddiyat gücü ne de orduların güç arzusu kadar güçlü hakimiyet arzusu ve ne de sahip olma arzusu artık seni teselli edecek. Başına ne gelirse gelsin yüreğinde ona katlanacak gücü ve teslimiyeti bulacaksın. Teslimiyet dediğin his, başına bir felaket geldiğinde sana ''Bu da mı beni bulacaktı yahu!?'' dedirtmeyecek. Aksine bir yerlerde bir yanlışın oldu ki bedeli bu yahut ebedi olanı çok unuttum onu hatırlamamı istiyor dedirtecek. Sana kendini hatırlatmasını, O'nun kapıda seni beklediğine dair bir işaret olacak. Hastalık, dara düşme ya da felaket başına ne gelirse gelsin o ilahi olanın ''Ben buradayım!'' deme şekli olacaktır senin için. Dua ettiğimizde ve kabul olmadığında lanet okuruz genellikle. ''Kabul olmadı işte!!'' der karşıya geçer devam ederiz. Halbuki, duanın yalnız seninle alakalı olmadığını, uğruna dua ettiğinin de bir kaderi yahut hayat çizgisi olduğunu unuturuz. Ya da olmayanın, olacak olandan daha hayırlı olduğunu unutmaktan başka bir şey değildir. Eğer ettiğin dua ya da dilek kabul görse ilahi güç ya da evren tarafından ( adını inanışımıza göre seçebiliriz ) başına geleceklerden korunmak olduğundan bir haberizdir. Bunu görmek tam beş yılımı aldı. Beş yıl önce çok dua ettiğim, yalvararak istediğim şeyin beş yıl sonra iyi ki olmamış diyerek bana şükrettirdiğini gördüm. Karşıma çıkan her engele diretmemek gerektiğini burada anladım. 

Günlük hayatımıza örnek olarak trafikte ''Hay aksi!!'' diyerek yoluma çıkana lanet etmektense bir şeyi geciktirenin vardır güzelleştireceği bir durum diyerek yoluma devam etmenin huzurun şifresi olduğunu tattım... Gel gelelim ölüme... Yıllarca dayımı yirmi yaşında kaybeden anneannem ve dedemin hayata olan isyanı ile büyüdüm. Şimdilerde ise dayım erkenden göç etmiş diyorum. Ben ise şu an 27 yaşındayım. Belki çok absürt gelecek ama ne kötüyü bilmiş ne de çirkini... Bu dünyanın katlanması en zor halini bir kenara bırakıp elveda diyebilmiş. Kısa bir yol ile mezun olmuş gitmiş... Bu dünyanın kalanlarının eline ne kaldı? Daha iyi yemek, daha iyi içkiler içmek ve daha iyi yerler görmek mi? Bir gün kapanacak bir çift göz ile... Derken bakmışsın kötüye bulaşmışsın... Dayıma hep VIP kul derdim. :) Onun günü yirmi yaşına kadarmış. 

Peki neden kimimiz iki yaşına, kimimiz yirmi, kimimiz ise seksen iki yaşına kadar kalırdık ki bu hayatta? Bunu hep merak ederdim. Elbette insan dediğin ölmek zorunda. Ölüm temizlik, ölüm nimettir. İnsan dediğin çok yaşamaya müsait değildir. Çok sevdiğim biri bunu şu şekilde açıklamıştı:

''Ani gelen ölüm hediyedir.''

Bu ne demek diye sorduğumda ise:

''Kötüdür demiyor ki hediyedir diyor. Niye hediye? Çekmeden, acısız yaşadı hepimizin bir gün elbet yaşayacağını. Hani nasıl yaşarsan öyle ölürsün derler ya.. İşte ölüm ani, anlamadan ve üzmeden gelmiştir ona. Yaralamadan, sızdırmadan... Çünkü tövbe etme imkanı bulmadan öldü. Yaşanan bir kaza anında bir anda gitti. Bazen kötüye bulaşmış insanların tövbe edecek o kadar vakti vardır ki... Onlar yavaş yavaş ölürler. Buna iyi, iyi ölür ya da kötü, kötü ölür diye bakabiliriz aslında... Ama bunun hükmünü biz veremeyiz. Biz öğretilerin ışığında ilerleriz. Belki bazen hastalıktan çok acı çeken iyi kalpli bir insan vardır. Aniden ölüm onu bulmaz. Bazı insanlar için ani ölüm problemdir. Çok iyi dediğin insanın yaratıcı ile arasındaki bağ öyle başkadır ki tövbe etmek için son şansıdır var ebedi olanı hatırlamanın... Biz kadar iyi bilirsek bilelim; ilahi güç ona bir şeyler için tövbe imkanı sunmuştur. İster zaman diyelim, ister acı çekmek. O bazen bir fırsattır arınmak için... Ölümün kimin için doğru an olduğunu biz bilemeyiz. Tıpkı bizim önceden neyin iyi ve neyin kötü olup olmadığını bilemediğimiz gibi... Akıl verdi hediye, sınav verdi hediye ölüm verdi temizlik olsun diye. Ya o an ölmeseydi ani ölümle; başına ne gelebileceğini sen bilebilir miydin? Ani ölüm temizliktir...''  demişti.


Neticesinde insan iyi bildiğini yanlış, yanlış bildiğini doğru görebilir. Göz; fanidir. Aldanır ve aldatır. Hiçbir şey mutlak doğru ve mutlak yanlış değildir. Hiçbir şey kalıcı ve mutlak da değildir.

Berceste Beyitler - 219 ''Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş..'' | Bâkî

Sesi çok gür ve güzel olan Hz. Davud'a yazılmış bu satırlar bile onun hoş sedasından başka bu dünyaya kalan başka bir şey değildir der bizlere. Her şeyin geçici olması demek insanın yüreğini hafifleten bambaşka bir terapidir. Fani olan dünyada sığınılacak olan edebi olandır.


BİLİNMEYEN ama HİSSEDİLEN...

SONSUZ olan... :)