2 Mart 2016 Çarşamba

''âvâze''

İnsanlar üzerine yazılan sonsuz satırları var dünyanın. Milyar yıllık dünyada, milyonlarca hikaye. Zincirleme misali, zincirin her halkası insan olduğu gibi. Her hikayenin kahramanı, bir diğer hikayenin yalnızca bir aracı olabilir iken, araç olarak görülen bir varlığın diğer hikayede baş rolde olması gibi. Aslında küçük olarak gözüken bu devasa dünyamıza sığdırdıklarımızın kısıtlılığı bizi körelten;kör eden. İstedikçe hissettiğimiz o alçak his ''sahip olma'' hissi bir diğeri ise ''ait olma''
Bunun en basit örneği olarak, her gün yaptığımız her şeyin bir nedeni ya da sebebi var. Kader kavramının dışında konuşmak gerekir ise ''neden-sonuç'' ilişkisi her şeyi net ve kanıtlı şekilde açıklıyor. Dünyevi bir eşyaya sahip olma hissi, kalbinizin -ait- olduğu birine sahip olma hissi bunların en basit örneği. Ve bu aitlik-sahiplik ile size armağan olarak gelen ''mutsuzluk'' hissi.
Her avantajın bir dezavantajı olduğu gibi.. Yıllardır istediğin bir şeye ''sahip olmadan'' bir gün onun sana ait olduğunu düşündüğünde ne hissedersin?
''Nasıl mutlu olurum!'' mu dersin? Yoksa sahipliğin yalnızca o an olduğunu ve ona sahip olduktan sonra onun yalnızca bir an olduğunu fark mı edersin? Mutluluk şuradan geçiyor, isteklerin doğrultusunda çizdiğin o yolda yürürken hayatın sana sundukları arasından sıyrılıp, kendi yolunu kağıt kalem ile çizer gibi çizmekten. Mutluluk o çizimlerin sana sunduğu görsel. Mutluluk o çizimin bitmesi değil, mutluluk hayatına yahut çizimine yön verirken yaşadıkların.

Sevgi, içinde beslediğin ve yaşamaya devam ettiğin sürece içinde büyüyen ''insanlara karşı'' bir olgu. Bireyin başka bir bireyin gözünden, gülüşünden, yanında varoluşundan haz duyması ve mutlu olması ''sevgi''.. İnsanlara göre sevmeyi öğrenmeye başladığı an bu. Halbuki, hal bu değil. Önce aynaya baktığında olduğun kişiyi, kimseyi sevmeye ihtiyaç duymadan, kimsenin onu sevmesine ihtiyaç duymadan, kendinin ''tam'' olmadığını anlayarak ve insanlığın adeta bir ''HİÇ'' olduğunu bilerek sevmeyi öğrenmesi, sevgi.
Bir abimin bir cümlesi var yüreğime yer eden.
''İnsan ''tam'' olmadığı an yücelmiştir.''
Ne kadar eksi isen, o kadar artısın aslında. Çünkü asla artı olamazsın bu dünyada dönmeye devam ettikçe. Toprağa karıştığında bile, anne karnından sıyrıldığında bile. Ne ölümün bir eksisi var ne de doğumun bir artısı. Fazlalık sende, eksiklik sende. Bildiğin kadar yoksun aslında, bilmediğin kadar varsın. Bilmediğin kadar, varolduğunu hissedeceksin. Bilmedikçe, bilmeyi öğrenmek seni tatmin edecek. Hani şu halk arasında ''tecrübe'' denilen herkesin memnuniyetsiz kaldığı ve ömründe biten şeylerden sonra diline taktığı kelime varya.. İşte o kelime seni sen yapacak.

Doğum ve Ölüm.
Hamile bir kadın bakıldığında çocuğunun doğmasını dört gözle bekleyen bir anne adayıdır. Bebek ise dünyayı gelmeyi bekler. Kadın anne olur, bebek dünyaya gelir birey olur.
Kadın bebeğin büyümesini bekler.(Ona bir yol çizmek için yaşar...)
Bebek büyümek için yaşar.
Kadın yolu çizer, kaleminin mürekkebi bittiğinde anne değildir artık, ölüme adaydır.
Bebek kocaman olur, bebek kadın olur.
O kadın bir gün anne adayı olur...

Kısır döngünün varlığı tamamen burada. Başlayan her şeyin bittiği gibi. başlayan hayatlar bir gün sonsuza dek son bulacak iken dört nala sahiplik ve aitlik için yaşamamalı insan. Öncelik olarak en önemlisi insan kendine ait olmalı. Ben varsam yaparım, ben yaparsam olur, olursa güzel olur.. E güzel olursa, güzelin bile bir sonu varsa o zaman amaca değil, amaca giden yollara bakılmalı. Aitlik ve sahiplik somut şeyler ile ölçülmemeli hayatta. Bir arabaya sahip olmak yalnızca bir metal parçası olabilmeli insanın gözünde, bir eve sahip olmak yalnızca üst üste koyulmuş demirlerin bütünü olabilmeli. Modern dünyanın getirilerinde bunların hepsine alçak şekilde ''muhtacız'' elbette. Fakat onlar olmadan kendi kutsallığının, soyut olanın değerini bilebilmeli.
Yalnızca şu ana. Şu an. Yürüyebilmek, ister kaldırımda ister hayat yolunda ne kutsal bir duygu fakat yorulduğunda o yalnızca senin için fazlalıktır.. Değil. Yürüyorsan bu senin sahip olduğun en değerli soyutluktur. Nefes alıyorsan, yaşıyorsun. Soyutluğun sonsuzluğunun güzelliği...

Her şey başladığı gibi biter, bunun adı tecrübe olur, aptallık olur.. Bunun adının en doğrusu sen kendini nerede görüyorsan o dur.
Bilinmesi gereken şey şu ki; evli isen ne eşinin sahibi, anne-baba isen ve evladının sahibi, abla-abi isen ne kardeşinin sahibi, ''sahip'' olduğunu düşündüğün bir araç gerece sahip isen ne de onu sahibi DEĞİLSİN. Sahibi olduğun tek şey var, SENSİN.


Çünkü sen bu dünyada bir HİÇ'sin.
Varlığın çok kutsal.
Kutsal şeyler yıpranmamaya, korunmaya, gün geçtikçe değerlenmeye mahkumdur.
Günler birbirini kovaladıkça kendin ile mutlu olmayı öğren...
Kendini sevmeyi öğren...
Bilmedikçe yücelmeyi öğren...
Öğren ki, bir gün biten senin hayatın olduğunda varlığın tüm soyutluğu ile gönüllerde yer etsin.
Öğren ki, adın her geçtiğinde gülüşün iç ısıtsın.
Öğren ki, ancak kendini sevdikten sonra sevgini bağışlayabileceğini.

Dünyayı farkındalık ayakta tuttuğu kadar dünyayı döndüren farkında olmamaktır...
Aitlik yok, sahiplik yok yalnızca şu an ve sen varsın.

Tıpkı bu dizeler misali;