Zamanlar olur konuşmayı unuttuğunuz ya da bilerek susmayı tercih ettiğiniz. o zamanlardan birinin tam ortasında yeniden yazmayı tercih edebildiğiniz. sizi parça parça öğüten, bitiren o zamanın içinde sıkışıp kalmak ağır ağır yok olmaktan başka bir şey değildir. herkesin sorduğu o meşhur soruyu aynaya bakarak kendinize sormaya başladığınız anın ta kendisidir belki. ''senin gözlerinin içi parlıyordu, ne oldu sana?''
işte tam burada tam da bu arada insanın kendine sorduklarını cevaplamaması, kendine cevap bulamama hali kabusa dönüşür. aynaya baktığın her an bir anlam ararsın; tutunacak bir dal var mı onu yoklarsın.. sonrası.. kaybolduğun bir boşluk. doktorların, kişisel gelişim adı altında insanları hayata döndürmeye çalışmasının altında yatan kocaman bir boşluk yatar. o boşluk üzerinde ne bir dal yeşerir ne de bir çiçek açar. tam o boşluk içerisinde var oluşunu devam ettirmeye çalışan bir hayalet gezinir durur.. nereye ait olduğunu bilmeyen. hangi güne, hangi tarihe.. takılıp kaldığı her bir takvim yaprağı gün geçtikçe hayatında biriken gölgelerden ibaret olur. yeni hep yeni anlamlar aramaya başlar. eskiye dönmek için bir kuşun kanadı misali çırpınan yüreği bir tek kırıntı bile bulamazken eskinin güzelliğine dair.. yeni ve kirlenmemiş anlamlar arar. başka şehirlerde, başka gönüllerde, başka yüzlerde.. kime, neye, nereye bir anlam yüklemeye çalışsa elinde yine bir boşluk kalır. bir boşluktan ibaret olur sarıldığı her şey. oysa onun tek kutsalı ailesidir. keşke ailesi ile bir hayat kurabilsem der içinden uzaklarda, başka diyarlarda tüm virüslerden uzakta bir yerde. ne o kopabilir alışkanlıklarından ne de ailesini çekip alabilir içinde olduğu kaostan. ailesine olan üzüntüsünü yaşarken etraftan sesler yükselir:
''sağlıklısın, ailen hayatta ne var yahu üzülecek?''
''ne var biliyor musun?'' der duraksayıp devam eder ''sana anlatamadıklarım var.''
etrafın seslerine kulak asmadan üzüntüsünü yaşamaya devam etse de o etraf kümesi, onu asla anlamayan ve hatta anladığını bir plak misali tekrarlayıp elinden asla bir şey gelmeyen etraf kümesi içinde daha çok tek başına kalır. yeni yoktur artık yaşanan eskiler ve yaşadıklarının ağırlığı altında yaşama devam etmek zorundadır. birkaç yalan tebessüm ile her sabah uyanır bazı geceler bir şimşek misali aniden hayatında ışık hızı misali beliren krizleri ile soluğu hastanede alır.. o geceyi atlatmıştır artık bir daha ne zaman geleceği belli olmayan o şimşekleri bekler. alışkanlıkları vardır kopamadığı. bir denizcinin dalgalarla savaştığı gibi her gün yol almak, onları yok sayarak ilerlemek istediği alışkanlıklar edinmiştir kendine çünkü düşüncelerinden uzaklaşabilmekte tek başarı yolunun bu olduğunu düşünür. oysa bu yoksunluk bu düşünceleri her yeni doğan gün biraz daha arkaya itme hali onu yer bitirir. her gün bitiremediği her alışkanlığı her geçen gün onu bitirir. yıllar geçmiştir ama hala eski günlerde yaşar. gerçekten ilk kez mutlu olduğunu hissettiği neresi var ise oralara gider, yürür, gezer, içer sonra önce kendi haline sonra eskilere birkaç damla gözyaşı biraz da iç çekiş bırakıp karanlığına gömülür. karanlığı dediği ise gündelik hayatı, yaşamaktan mutsuz ve huzursuz olduğu (mutlu hissettiği hiçbir eskisinin olmadığı) o evden ibarettir. kapıyı kapattığında onu üzecek her duygu her şey ''merhaba biz buradayız senin gelmeni bekliyorduk!''der gibi buyur eder onu. o kapının dışında, yarattığı gerçek dünyada bir dostu bir de kardeşi, annesi, babası vardır onu ayakta tutan. onları daha az üzeyim diye üzgün olduğunu belli etmeyip, onlara ayak uydurmaya çalışırken kendini daha çok sıkar mesela. olmadığı biri gibi davranmaya çalışır. yaşasın toplumun maskeli baloları!
anlar elbette, anlar onu seven birkaç parça insanın ona olan hislerini.. anlamak çare değildi ya hani bahsetmiştim işte tam da hiç durmadan çalan bir plak misali gelir aynı noktaya. ne onun anlaması bir çare ne de onu anlamaları bir çare olur. savrulur anlamlar ve anlayışlar bir toz bulutu gibi oradan oraya. bir akşam olur karanlığında otururken salonundan içeri giren mis kokan o sonbahar rüzgarı yüzüne çarpar.. bir elin yüzünü okşaması ve ona hayat verip ''ben buradayım merak etme'' demesi gibidir. ama yalnızca gibidir. kendi karanlığından çıkmak uğruna kendinden kaçabildiği kadar kaçar; müzik nerede çok ise oraya koşar sanki o müzik hiç bitmeyecekmiş gibi içeceğini yudumlar ve beynini susturabildiği, aklını uyuşturabildiği için mutluluğu bulduğunu sanan bir zavallıdan ibaret olduğunu anlamaz bile. oysa müziğin kesildiği, şişenin gibi gözüktüğü an o sessizlik kulağına ''hadi karanlığına geri dönüyorsun'' diye fısıldamıştır bile. eve geri dönerken ayakları beni kurtarın diye bağırır ama kimse duymaz kendinden başka. eskiden mutluydu oysa o kişi olmaktan, kitap okumaktan, suyunu lıkır lıkır içmekten bile keyif alırdı. bazen suyun tadının güzelliğine bile şükredecek kadar polyanna bir ruhu vardı. şimdi o kaybettiği ruhunu sokaklarda, sohbetlerde bazen yazılarında ama çoğunlukla eskinin yok oluşunda arıyordu. yıllar yılları kovaladı sonra yıllar birbirini kovalarken yaşamı tüketti. o en sevdiği içkileri her gün yeniden tüketti, en sevdiği şarkıları kulağında taşıdı, dilinden düşmeyen sevdası yüreğine bir tablo misali çakıldı kaldı, her adımını belki eskiye yürür ona dönerim diye attı. aslında çoktan geçmişle beraber yaşayan bir takıntılı ruh hali ele geçirmişti zihnini. bunu hep reddetti. ansızın unutmak istedi her şeyi. ne varsa sindirmeden bastırdı. acısını asla yaşatmadı kendine hep yok saydı. meğer nereden bilsin onunla beraber yaşayacağını bir ölünün... neyin üzerine toprak attıysa yeniden diriltti. doğru bildikleri yanlış oldu; asla yapmam dediği şeyleri yaparak kendini yeniden iyileştirebileceğini düşünürken her defasında aynı kapıda, aynı sokakta buldu kendini. ilk mutlu hissettiği o sokağın sokak lambaları bile yanmıyordu artık. bir daha hayatını aydınlatabilecek bir ışık kırıntısı bile yoktu.. o yokluk işte o kocaman boşluk zihninin tam ortasındaydı. artık o olmazsa asla bir daha mutlu olamayacağını düşünüp dururdu. sahi mutluluk...
mutluluk neydi? en değişken kelime. kime göreydi ve neye göre şekillenirdi? sevdiklerini mutlu görebilmek, sevdiği o sokakta geride bırakamadığı bir ölünün mutlu olduğunu görebilmek mutlu etmez miydi insanı? işte asıl olan buydu. sevdiklerinin mutlu olduğunu gördüğünde tebessüm ederdi. çok akıllı biri olduğu için bunu idrak edebilmesi zor değildi. fakat aklı kalbine asla yetemedi. bir gece yarısı çevirmemesi gereken numaralara kalbi dur diyemedi. yapmaması gerekenlere yanan yüreği yapma diyemedi.. sonra aklı pişmanlıklarıyla hükmetti ruhuna. ele geçirdi tüm hüznünü. tüm yüreği ile dur diyebildi hüzünlerine. tüm hüzünlerini durdurmak için savaşırken kendi ile konuştu ansızın:
''pişmanlığa göre bir şey yok ki ne yaptıysam kendim için yaptım daha iyi hissederim belki diye yaptım hissetmeyeceğimi de biliyordum ama ümit denilen şey ne tehlikelidir bilir misin? tüm olasılıkları besleyen tek hükmedicidir ümit. olmadı, olduramadım ama asla vazgeçmedim ve bir gün olsun bana iyi geleceğine inandığım şeyleri yapmaktan vazgeçmedim. vazgeçsem ne olacak pişman olmayacak mıyım bir köşede solup giden bir çiçek misali. deniyorum. hep daha başka hayal kırıklıkları ile kanıyorum ama acıya acıya iyileşiyorum. sanki sırf tek bir cümlesini gözlerinin içine bakarak dinlemek için hiç bilmediğim şehirleri aşıp yolları arşınladığım insan o şehri başıma yıkmamışcasına, sanki sevdiğimi haykırdığım o sokak sevginin yetmediği diyar değilmişcesine, tam inandığım an tüm inançtan ördüğüm duvarlarımın altında kalmamışcasına çabalıyorum. yanlışlarım beni ben yaptıkça duruluyorum.''
''hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, doğruları bilip yanlışları seçmek istemesi midir? belki ondan da kötüsü yanlışları seçmek istediği halde doğruları seçmek zorunda kalmasıdır...''
Kürşat Başar / Başucumda Müzik
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder