23 Aralık 2024 Pazartesi

bitişler.

 bazen an gelir ve gider.

bir kum tanesini avcunun içinde tuttuğun gibi tutup, bırakmak istemediğin anlar olur, biter.

hiç bitmeyecekmiş kadar güçlü başlar, biter.

yorulmam dersin bir kaya gibi; meğer bakmışsın aşınmışsın ve savaşın biter. 

sığamazsın kendi içine, anlam biter.

asla yapmam dediğini yaşarsın, kibir biter.

nasıl olur, nasıl geçer dersin zaman su olur biter.

niyetini iyi tuttuğun, kötülük bilmediğin sürece hırsların biter.

can yakmaya heves etmeden, gönül yapmaya gayret edince ruhuna işkence biter.

sevdiklerinin mutluluğu ile mutlu olmayı öğrenince ruhunun hastalığı şifa bulur ve ıstırap biter.

sen kaderinin aynasısın. sen neye nasıl bakarsan aslında özünde o vardır. kader dediğin şey hayat, biter.

başlatmak istediğin ne varsa öncesi biter.

geceden önce gündüz biter.

gündüzden önce gece biter.

bir ana doğurur seni, senden öncesi biter.

bitişleri acı sanarsın ama başlangıçlar için hep bir şeyler biter.

bir gün doğdun, bir şeyler bitti.

bir gün ansızın öleceksin, her şey bitecek.

çünkü çok görme kendini. 

nihayetinde insansın, ömür biter.

geriye kalan bir kendinsin.

sen ne olmak istersin?

kötülük ve hırsla çürütülmüş bir hayatı bitirmek mi?

yoksa sana uygun olmayanı anlayınca usulca uzaklaşıp, kendini yormadan kendi halinde yaşanmış bir hayatı bitirmek mi?

hangisi daha sancılı biter?

ölümün olduğu dünyada fâni olana tutunmadan ama birinin yüzünde açan tebessüme sebep olarak gitmek nasip olsun dünyadan. 

senin geçici olduğun dünyada, kalıcı olan yok.

her şey geçer.

çünkü başlayan her şey biter.

yeni doğan güne / 06:06 / 24 Aralık 


“yakılır gemiler yakılmaz değil.

yusuf isen kuyudan çıkılmaz değil.”

7 Şubat 2024 Çarşamba

''bilinmeyen ama hissedilen yani sonsuz olan...''

 Hegel'den yola çıkarak tez, antitez ve sentez oluşturduğu hayat yolcuğundan bahsetmek istiyorum.

Geçmişten günümüze insanlığa baktığımızda iyi-kötü, günah-sevap olarak uçurum ayrımlardan söz etmekteyiz. Eski inanışlara göre Fazilet kelimesi yeni Türkçe ile ''erdem'' kelimesi karşılığını almaktadır. Bunun zıddı işe rezilettir. Ya fazilettesindir ya da rezilettesindir derler. Bu keskin bakış açısını yıkan kimselerden biri ise Hegel'dir. Der ki; bu sistem birbirini tamamlamak için vardır. A takımı ver ise bir de B takımı olmak zorundadır. A takımı olmadan B takımının bir anlamı olmamaktadır. B takımı aslında A takımının bir tamamlayıcısı olarak oluşmuştur. Bir siyasi partinin hayatının devam edebilmesi için başka bir siyasi partiye ihtiyaç duyması bunun bir diğer örneği olmuştur. Toplumun melek ve şeytan olarak betimlediği olgular aslında bir bütündür. Biri olmadan diğerinin asla bir anlamı olmayacaktır. İkisinin toplamı aslında fani olan bizleri geliştiriyor ve iyileştiriyor. Bizlerin mutlak iyi ya da mutlak kötü zannettiği her şey aslında tamamlanmış bir bütündür. Dolayısıyla bir şeye net ve kesin iyi ya da kötü ile bakmaksızın; tezin  ve antitezin tamamen sentez yani bütünleşen bir olgu gözüyle bakarız. Biri, diğer bir kimseyi kötülüyorsa ona ihtiyaç duyduğu için kötülemektedir. Böylelikle kendini zıtlıklar içinde iyi ilan edebilme gereksiniminden doğmaktadır. Bu bir insana öz farkındalık halidir. Her zıtlık o karşıt gibi görüneni var eden destekçisidir aslında. 

Bugüne kadar bizlere dayatılmış olan ak var / kara var düşüncesi iken olay bu kadar basit değildir. Bu ikisi bir bütündür. Ak olanın ak olabilmesi için kara olana, iyinin iyi olabilmesi için kötüye ihtiyacı vardır. Şükür nedir bilmek için (değer bilmek) şükrü hatırlatacak, kıymet bildirecek olana ihtiyaç vardır. 

Elbette her şeyin bu fani dünyada bir ömrü, vakti vardır. Can'ı olan hiçbir şey sonsuza dek var olmayacaktır. Ama en azından yaşarken canına can katabildiğin ne varsa, tebessümünü eksik etmediğin kim var ise bu da bir ibadettir. İbadet dediğin din kitaplarına sığan bir rutinden ibaret değildir. İbadet iyi insan olmanın başlangıcıdır. Kötüye karşın iyiyi seçmek... İlahi olanı hatırlatacak ve O'na dair ne var ise onlara karşı iyi ve güzel ahlaka sahip olmaktan geçmektedir. İman kelimesine bakacak olursak iman etmek eylemi yaratandan önce yarattıklarını sevebilmek, her bir fani olana baktığında asıl olan O'nu hatırlamaktır. Böylelikle zaman gösterecektir ki yaratana olan sevgin seni zaten ona layık, sevgisini ve merhametini de hak eden biri kılmıştır. 

''Ne olursan ol, yine gel.'' cümlesinden yola çıkarsak, sen ne olursan ol kapılar ardına kadar açıktır. Çünkü o eşikten atladığında sen ne olursan ol zaten bambaşka bir sen olacaksın. Fani dünyanın tüm yüklerinden arınmış, onu bilmenin muktedirliği ile gururlanacaksın. Bu gururu taşımak öyle yüce olacak ki O'nu bilmenin gururu sana kötü olana meyletmene izin vermeyecektir. İşte teslimiyet dediğin o huzura ermek anı burada başlayacaktır. Bu öyle bir teslimiyet halidir ki başına ne gelirse gelsin ''Bu da geçecek ya hu!'' diyecek ve her yaşadığın zorluğu hafifleyecek bir güç bulacaksın yüreğinde. Ne hep olan maddiyat gücü ne de orduların güç arzusu kadar güçlü hakimiyet arzusu ve ne de sahip olma arzusu artık seni teselli edecek. Başına ne gelirse gelsin yüreğinde ona katlanacak gücü ve teslimiyeti bulacaksın. Teslimiyet dediğin his, başına bir felaket geldiğinde sana ''Bu da mı beni bulacaktı yahu!?'' dedirtmeyecek. Aksine bir yerlerde bir yanlışın oldu ki bedeli bu yahut ebedi olanı çok unuttum onu hatırlamamı istiyor dedirtecek. Sana kendini hatırlatmasını, O'nun kapıda seni beklediğine dair bir işaret olacak. Hastalık, dara düşme ya da felaket başına ne gelirse gelsin o ilahi olanın ''Ben buradayım!'' deme şekli olacaktır senin için. Dua ettiğimizde ve kabul olmadığında lanet okuruz genellikle. ''Kabul olmadı işte!!'' der karşıya geçer devam ederiz. Halbuki, duanın yalnız seninle alakalı olmadığını, uğruna dua ettiğinin de bir kaderi yahut hayat çizgisi olduğunu unuturuz. Ya da olmayanın, olacak olandan daha hayırlı olduğunu unutmaktan başka bir şey değildir. Eğer ettiğin dua ya da dilek kabul görse ilahi güç ya da evren tarafından ( adını inanışımıza göre seçebiliriz ) başına geleceklerden korunmak olduğundan bir haberizdir. Bunu görmek tam beş yılımı aldı. Beş yıl önce çok dua ettiğim, yalvararak istediğim şeyin beş yıl sonra iyi ki olmamış diyerek bana şükrettirdiğini gördüm. Karşıma çıkan her engele diretmemek gerektiğini burada anladım. 

Günlük hayatımıza örnek olarak trafikte ''Hay aksi!!'' diyerek yoluma çıkana lanet etmektense bir şeyi geciktirenin vardır güzelleştireceği bir durum diyerek yoluma devam etmenin huzurun şifresi olduğunu tattım... Gel gelelim ölüme... Yıllarca dayımı yirmi yaşında kaybeden anneannem ve dedemin hayata olan isyanı ile büyüdüm. Şimdilerde ise dayım erkenden göç etmiş diyorum. Ben ise şu an 27 yaşındayım. Belki çok absürt gelecek ama ne kötüyü bilmiş ne de çirkini... Bu dünyanın katlanması en zor halini bir kenara bırakıp elveda diyebilmiş. Kısa bir yol ile mezun olmuş gitmiş... Bu dünyanın kalanlarının eline ne kaldı? Daha iyi yemek, daha iyi içkiler içmek ve daha iyi yerler görmek mi? Bir gün kapanacak bir çift göz ile... Derken bakmışsın kötüye bulaşmışsın... Dayıma hep VIP kul derdim. :) Onun günü yirmi yaşına kadarmış. 

Peki neden kimimiz iki yaşına, kimimiz yirmi, kimimiz ise seksen iki yaşına kadar kalırdık ki bu hayatta? Bunu hep merak ederdim. Elbette insan dediğin ölmek zorunda. Ölüm temizlik, ölüm nimettir. İnsan dediğin çok yaşamaya müsait değildir. Çok sevdiğim biri bunu şu şekilde açıklamıştı:

''Ani gelen ölüm hediyedir.''

Bu ne demek diye sorduğumda ise:

''Kötüdür demiyor ki hediyedir diyor. Niye hediye? Çekmeden, acısız yaşadı hepimizin bir gün elbet yaşayacağını. Hani nasıl yaşarsan öyle ölürsün derler ya.. İşte ölüm ani, anlamadan ve üzmeden gelmiştir ona. Yaralamadan, sızdırmadan... Çünkü tövbe etme imkanı bulmadan öldü. Yaşanan bir kaza anında bir anda gitti. Bazen kötüye bulaşmış insanların tövbe edecek o kadar vakti vardır ki... Onlar yavaş yavaş ölürler. Buna iyi, iyi ölür ya da kötü, kötü ölür diye bakabiliriz aslında... Ama bunun hükmünü biz veremeyiz. Biz öğretilerin ışığında ilerleriz. Belki bazen hastalıktan çok acı çeken iyi kalpli bir insan vardır. Aniden ölüm onu bulmaz. Bazı insanlar için ani ölüm problemdir. Çok iyi dediğin insanın yaratıcı ile arasındaki bağ öyle başkadır ki tövbe etmek için son şansıdır var ebedi olanı hatırlamanın... Biz kadar iyi bilirsek bilelim; ilahi güç ona bir şeyler için tövbe imkanı sunmuştur. İster zaman diyelim, ister acı çekmek. O bazen bir fırsattır arınmak için... Ölümün kimin için doğru an olduğunu biz bilemeyiz. Tıpkı bizim önceden neyin iyi ve neyin kötü olup olmadığını bilemediğimiz gibi... Akıl verdi hediye, sınav verdi hediye ölüm verdi temizlik olsun diye. Ya o an ölmeseydi ani ölümle; başına ne gelebileceğini sen bilebilir miydin? Ani ölüm temizliktir...''  demişti.


Neticesinde insan iyi bildiğini yanlış, yanlış bildiğini doğru görebilir. Göz; fanidir. Aldanır ve aldatır. Hiçbir şey mutlak doğru ve mutlak yanlış değildir. Hiçbir şey kalıcı ve mutlak da değildir.

Berceste Beyitler - 219 ''Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş..'' | Bâkî

Sesi çok gür ve güzel olan Hz. Davud'a yazılmış bu satırlar bile onun hoş sedasından başka bu dünyaya kalan başka bir şey değildir der bizlere. Her şeyin geçici olması demek insanın yüreğini hafifleten bambaşka bir terapidir. Fani olan dünyada sığınılacak olan edebi olandır.


BİLİNMEYEN ama HİSSEDİLEN...

SONSUZ olan... :)

















20 Aralık 2023 Çarşamba

Cunda Akşamüstü

 Hayat sana istediğini verdiğinde hala onu istemeye devam edebilecek misin?

Ya da pişman olup keşke istemeseydim mi diyeceksin?

Bu ayrımı nasıl yapabiliriz?

Mutlu olmak bir şeye ulaşmak değil de ona sahip olabildiğin için karnındaki kelebeklerin hiç durmaması değil midir?



Bu aralar çok fazla ipin birbirine dolaşıp bir küre oluşturması misali kafamda soru işaretleri küresi ile yaşıyorum. İstediğim bir hayatın tam da ortasına düştüm. Çok huzurlu ve keyifliyim. Kendimi buldum! İşte bu yüzden tıpkı eskisi gibi yazmak için başladığım yerdeyim. Belki en son kaç yıl önce kendimi ait olduğum yerde hissetmiştim bunu hatırlayamıyorum. Fakat şimdi başa döndüm ve huzurun göbeğine düştüm. Eski ben... Hiçbir şey yapmak için kendini zorunlu hissetmeyen, özgürce ruhunu dolaştıran, gerektiğinde ruhunu serbest bırakan ve her şeyden arınan bir benliğe geri dönüş. Sahi insan bunu nasıl anlayabilirdi?

Küçük bir çocuğun hiç bilmediği kelimeleri merak edişi ve ısrarla soruşu gibi hep merak etmiştim. 
''Ben bu hayattan ne istiyorum?'' diye. Sanırım 27 yaşımda bunun cevabını buldum. İçimde huzurla uyuyup, huzurla uyanan bir vicdanla yaşamak istiyordum. Dönem dönem vicdanımı çok rahatsız ettiğim ve onun da bana karşı çıktığı anlarım oldu. Dünyanın hiç durmadan güneş etrafında dönüşü gibi; kaybettiğim vicdanımın peşinden koştum durdum. Nihayet buldum. Tuttum onu sımsıkı. Artık kimse ve hiçbir şey için elimden gitmesine izin vermeyecektim. Sırf başka yüzler tebessüm etsin ya da başka gönüller ısınsın diye hayır diyemediğim şeylere evet diyerek kaybetmiştim vicdanımı. Koşarak uzaklaşıyordu benden... Öyle tuttum ve sarmaladım ki onu şimdilerde... Artık sadece ben, benim tebessümüm ve benim vicdanım... 

Sahi siz hiç kendinizi unuttunuz mu? Başkalarının günahlarına ortak olup, zehir gibi güçlü üzüntülere göğüs gerip ''Sen yeter ki mutlu ol...'' dediniz mi birine? İnsanın başka birileri için yaşaması dünyanın en berbat hissidir. Kendini bir çukura atmak ve orada sadece gökyüzünün belli bir kısmını görmek gibi bir şey. Kocaman gökyüzünde kendini sıkışmış hissetmekten ibaret. Artık kimse için koşturmadan yaşayan, koca koca telaşeleri olmayan, kimseye ve hiçbir duruma yetişmek için kendinden ve ailesinin zamanından kısmayan bir ömür inşa ettim kendime. Bana inanan ailem sayesinde şimdi tam da huzurun göbeğinden yazıyorum bunları. Mutlu olmak istediğim yerde, denize nazır bir ege kasabasında, her sabah denizin kokusuyla uyanarak...Sakinlik ve rutin insanı dinç tutuyor. Bunu geç de olsa öğrenmiş olmama seviniyorum. Çünkü kendime dair artık sevinmek istiyorum. Başkaları için üzülmek, güçlü gözükmeye çalışıp, güçlü kalabilmeyi diretmek istemiyorum. Bana iyi gelmeyen, küçük hesaplar içinde boğulan, akrabalık ilişkilerini daima birbirlerine kötü sözler söyleyip, hiçbir zaman gurur duymayı, takdir etmeyi, bir kere de elini omzunda gezdirip sevgi göstermeyi becerememiş kişileri de yok ettim. Kafamın içinde öldürdüm ve cenaze namazlarını kıldım. Artık öyle kendimi soyutladım ki istemediğim durumlardan ve kişilerden... Şimdilerde mavilere kaçmış biri olarak uçsuz bucaksız ve kimsesiz denizimde dalgalanıp, süzülüyorum.

İnsanın kendini bulabilmesi ve bulduğu yere de ait hissetmesi kadar pamuklara sarılmış hissettiren başka bir his yokmuş. Dünyaya bir kere geldiğini düşününce aslında her şey de bomboş geliyor. İşte tam o an yapmak istediğini yapmak kendini sana ''Ben buyum ve istediğimi yaşıyorum!'' demenin gururunu hissettiriyor. Ömrümce özgürlükten dem vurdum. Hiçbir zaman birilerine ve olaylara bağlı olmak bana göre bir şey değildi. Canım ne isterse o an o olabilmeliydi. Çünkü geriye dönüp baktığınızda boşa geçmiş ve hep başkalarının istekleri ve arzuları üzerine inşa edilmiş bir sen görmek çok acı olmalıydı... Bu hissi çok yaşadığım için en çok yakındığım şey bu olmuştu. Şimdi ise limanından ayrılan bir gemiyi nokta olarak görüşüm gibi uzaklaşıyorum. Kendime yeni bir ben inşa ediyorum... Yazmayı özlemişim. Canım basit duygularım gibi basit küçük cümlelerim... Kimseyi yormadan yaşamaya devam etmek gibi... Kenarından köşesinden yaşamın... Bir Cunda akşamüstünde denizin kenarından usulca yürümek, güneşe veda edercesine selam vermek, bir tebessüm bırakmak seninle beraber yürüyen hayvanlara... Usul usul geçen ömrüme sevgi ve saygımla...